Eğitim Sen’i Ayağa Kaldıralım!..

Kamu çalışanları hareketinin ülkemizin emek örgütlenmesi mücadele tarihinde özel yeri vardır.Sınıf hareketinin krize girdiği1990’ların başında kamu çalışanları sendikaları, kuruluşuyla emek hareketine yeni soluk alma kanalı yarattı. Sınıf hareketine fiili-meşru-militan bir mücadele ve örgütlenme anlayışını kazandıran kamu çalışanları sendikal demokrasinin de en temel örneklerini de bu süreçte oluşturdu..Tabanın doğrudan kararlara katılımı,mücadelenin demokrasisi,iş yeri örgütlenmeleri bunlardan bazılarıydı. Bu özellikleri taşıdığı dönemler içerisinde kamu çalışanları hareketi 28 Mayısları, 20 Aralıkları, 16-17 Haziranları ve 4 Martları, 1 Aralıkları yaratarak mücadelenin kilometre taşlarını ördü.

Kamu çalışanları sendikal hareketinde eğitim emekçilerinin örgütlenme ve mücadele anlayışı sürecin ana karakterini oluşturdu. Eğitim emekçilerinin, tüm kamu çalışanlarının sendikal haklar ve özgürlükler mücadelesine öncülük eden “fiili-meşru ve militan” mücadele hattı örme geleneği, Eğitim Sen örgütlülüğünü doğurdu. Eğitim Sen, başlangıçta egemenlerin korkulu rüyası, emekçilerin de umudu iken; ne yazık ki bu gün yasallık kalıbına sığmış uysal bir geleneksel sendikadır ve umut olmaktan çok uzaklaşmış durumdadır. Örgütün bu duruma gelmesinin sorumluları, 95’li yıllardan bu yana yasallaşmayla birlikte fiili-meşru mücadele hattını terk eden, emekçilerin bütününün çıkarları yerine kendi gruplarının çıkarlarını gözeten ve halen yönetimlerde yer alan siyasal ittifaklardır.

Sendikal demokrasinin vazgeçilmezlerinden biri olan ‘tabanın söz ve karar sahibi olması’ ilkesini tanımayıp, tepeden karar alan ve dolayısıyla giderek bürokratikleşen bu tarz, kitlelerin sendikalardan uzaklaşmasına neden oldu. Yalnızca nicel büyüme ve dolayısıyla ‘daha çok aidat’ı önemsedikleri için, başta üyeler olmak üzere kendi siyasal grup ilişkilerini bile “seçim-seçmen” ilişkisine indirgeyerek, bırakın sendikanın politikleşmesini, gruplarını dahi politikleştirememişlerdir. Üyelerin sendikalarına yabancılaşması, sendikal yönetimler ile taban arasındaki uçurumun gittikçe derinleşmesi bu anlayışları rahatsız etmemektedir. Zira önemsedikleri tek şey, yönetimlerdeki konumlarının(makamlarının) devamıdır.

Öyle ki bu ittifaklar, başta kendi ilişkileri olmak üzere, eylemlere para vererek insan getirtecek kadar geri konuma düşmüşlerdir.Gazete ilanlarıyla üye yapmaya çalışan ve bunun için milyarları harcayan bu yönetimler, sendikanın eylemlerinden dolayı mahkeme kararıyla görevden alınmış olanlara, sendikal örgütlülüğünden kaynaklı soruşturmalar geçirenlere gerekli ekonomik desteği vermekten imtina ederek mücadele edenlere ne kadar sahiplendiklerini(!) göstermişlerdir. (Eğer bu kişiler kendi gruplarından ise, durum değişmektedir). Toplu görüşme süreçleri önceki rutin işleyişini bile kaybetmiş, her yeni toplu görüşme süreci öncekini aratır olmuştur. Bu gün sendikamız (bir bütün olarak KESK), hükümetin ekonomi-politikalarının neredeyse meşruiyet zeminini oluşturur duruma gelmiş, sokağı ve mücadeleyi örmeyen, kendi meşruiyetini kitlelerle mücadele alanlarında değil, devlet güdümlü sendikalarla birlikte hükümet kurullarında gören bir konuma gelmiştir.

Örgüte hakim olan bu geleneksel anlayışın, devletin dayattığı kölelik yasalarına karşı nasıl geri bir tutum sergilediğini hepimiz gördük. Kamu Yönetimi Temel Kanununa karşı, öncekilerde olduğu gibi meclise endeksli, içi boş bir tepki verildi. Hiçbir alt çalışma yapmadan ve yaptırmadan (yapanlar ise engellendi) sırf yapmış olmak için “iş bırakma” kararı alındı ve ne yazık ki, fiyaskoyla biten bu eylemle, emekçilerin elindeki tek güçlü silah olan ‘grev’, içeriği boşaltılarak iğdiş edildi. Şu günlerde hükümetin gündeminde olan Kamu Personel Rejimi Yasa tasarısı da, tüm kamu çalışanlarına indirilecek en büyük darbe olmasına rağmen buna dönük hiç bir hazırlık yok. İş güvencesini ortadan kaldıran, esnek sözleşmelerle çalışanları tam anlamıyla köleleştiren tasarı, 2004 yazından beri hükümetin gündeminde, ama Eğitim Sen (ve KESK’in) hala gündeminde değil… Yasanın TBMM’ye gelmesi beklenmeye başlanmış durumda. Buna dönük oluşturulduğu söylenen ! eylem takvimi de, sendikaların kongre süreçlerine (dahiyane zeka ile) rast(!) getirilerek; ‘seçmene selam, yola devam’ mantığı ile hareket edildiği ve yasayı geri püskürtmek gibi bir niyet ve kararlılığın olmadığı açık. . Eğitim Sen üyelerinin %10’nunu bile geçmeyen, ancak pazarlıklar ve politik oyunlarla egemenlik kurabilen bu ittifaklar yönetimi, büyük bir çoğunluk olan tabanı temsil etmemektedir.Sendikanın asıl çoğunluğunu oluşturan üyeler olarak bizler, sermayenin neo-liberal saldırılarına karşı direniş cephesi oluşturarak haklarımızı korumak ve sınıfın tüm bileşenlerine yaymak için öncelikle sendikamız Eğitim Sen’i, doğru bir sendikal mücadele hattına çekmek gerekmektedir. Bunun için bütün eğitim emekçilerini, süreci birlikte örmeğe çağırıyor ve diyoruz ki;

1- Bu gün Eğitim Sen’e (ve KESK’e) hakim olan bu geleneksel anlayışlar derhal sorgulanarak mahkum edilmeli, grup çıkarlarının, sendikal çıkarlarının üstünde tutulmasına engel olunmalıdır.

2- Başta Kamu Personeli Yasası olmak üzere, tüm emeğe dönük saldırı politikalarına karşı direniş cephesini örmek için harekete geçilmeli,bunun halen programını oluşturamamış olan sendika yönetimleri sorgulanarak yargılanmalı, yeni Personel Rejimi Yasa Tasarısı ile dayatılmak istenen güvencesiz çalışmaya (sözleşmeliliğe) karşı çok ciddi ve kararlı adımlar atılmalıdır.

3- Bu gün ülke genelinde güvencesiz çalıştırılan 50 bin civarındaki sözleşmeli eğitim emekçisinin”iş güvencesi” taleplerini öne çıkaran bir mücadele programı oluşturularak sendikamızda aktif olarak örgütlenmeleri sağlanmalıdır.(Burada, eğitimin özelleştirilmesine karşı mücadele adına, sömürünün yoğun bir şekilde yaşandığı özel eğitim kurumlarını ve burada çalışanları yok sayma; sözleşmelilik uygulamasına karşı olmayı ise sözleşmeli şekilde çalışan on binlerce kişiyi görmezden gelme; bunlara ilişkin politika üretememe gibi garabete düşülmemelidir).

4- Sendikamızda demokratik katılım mekanizmalarını yaratmak için her türlü çaba gösterilmeli,bunun önünü açacak yatay örgütlenmeler oluşturulmalıdır.Şube ve genel merkez yönetimleri yürütme olmalıdır.Böylelikle işyerlerinin ve yerel (yatay) örgütlenmelerin egemen olduğu bir sendikal yapı, gerçek anlamda fiili-meşru, militan mücadele hattı ile eylemlerin kitleselliği artmış olacaktır.Böyle bir sendikal yapılanma için yeniden inşanın gerekleri yerine getirilmelidir.

5- Sendika genel kurulları 2 yılda bir yapılmalıdır. İki genel kurul arasında hem şubelerde hem de genel merkezlerdeki yürütmelerin, sendikalı emekçilerin genel beklenti ve taleplerine ters düştüklerinde, genel kurulu beklemeksizin geri çağrıldığı mekanizmalar oluşturulmalıdır.

6- Yıkımın yalnızca hizmet üreteni değil, hizmetten yararlananı da hedeflediği bilinciyle hareket edilmeli, her eğitim emekçisini, veliyi ve öğrenciyi de sürece katan bir ortak örgütlenme ve mücadele programı oluşturulmalıdır. İş yerlerimizin emekçi halkın yaşam alanları olan mahallelerde bulunduğu bilincinden hareketle, her biri veli olan halkı, onun verili örgütlenme zeminlerini oluşturan emek ve demokrasi güçleriyle birlikte ve mücadele örgütlenmeleri oluşturulmalıdır

Şimdi göre
vimiz, uzun yıllardır yanlış sendikal politikalarla çökertilen Eğitim-Sen’i ayağa kaldırmaktır.Bu doğrultuda Eğitim Sen’i sınıf hareketinin tümüyle birleştirecek, toplumun demokratikleştirilmesi mücadelesinin en aktif bileşeni yapacak bir inanç ve kararlılıkla yeniden inşa etmeliyiz..Sürecin bilincinde olan ve bu duyarlılıkla müdahale etmek gerektiğine inanan tüm eğitim emekçilerine sesleniyoruz; sesimize ses, gücümüze güç verin.

Eğitim Sen’i ayağa kaldırmak için Eğitim Sen’lileri göreve çağırıyoruz!

‘SÜRECİ BİRLİKTE ÖRELİM’ İNİSİYATİFİ