Enflasyonun üzerinde ücret olur mu! – İzzettin Önder

Bugün bu sorunu tartışırken, Devlet Bakanı Ali Babacan’ın bir cümlesi ile konuya girmek istiyorum. Babacan, geçen gün bir toplantıda konuşurken şöyle bir cümle sarf etti: “Ücretleri enflasyonun üzerinde saptamak olmaz. Böyle bir durumda enflasyon devam eder ve başladığımız noktaya geri döneriz.” Babacan’ın cümlesi, tam olmasa da, mealen böyle idi.

Bu cümlede Babacan’ın ifade etmek istediği ya da istemeden de olsa ifşa etmiş olduğu gerçekler şunlardı:

Bir defa, ücretler ve maaşlar sadece enflasyon katsayısı ile artırılsa (ki, her dönemde bu dahi olmamıştır!), milli gelirdeki reel büyümeden bu kesimler pay almamış olur. Nitekim, milli gelirdeki reel büyüme paylarının emekçi kesime yansıtılmadığını biliyoruz. Sendikaların bu hakların alınması yönünde bir çaba sarf etmemiş olması da, maalesef, işin başka yönü.

İkinci olarak Babacan’ın inancına göre, enflasyonun önemli bir nedeni ücret ve maaşlarda yaşanan artıştır. Bu düşüncenin olağan sonucuna göre, kamu kesimi ile birlikte ücretler de baskılandığında enflasyonun denetlenmesinde önemli bir hamle yapılmış olur. Siyasal kadro buna inanmaktadır ve şu anda tam da bunu yapmaktadır. Açıktır ki, bu görüş burjuvazinin ideolojisidir. O burjuvazi ki, bazı kesimlerin demokrasi getirecek diye umut bağladığı kesimdir! Böylesi bir baskılama politikası sonucunda ücret ve maaşlar sadece enflasyon karşısında erimiş olmamakta, aynı zamanda milli gelirdeki reel artışlardan da iyileşme payını alamamış olmaktadır.

Babacan’ın farkında olarak ya da olmayarak ifade ettiği üçüncü nokta ise, şu anda düşüyor gibi gözüken enflasyon olgusu arkasındaki sihirli dokuyu açığa çıkarmaktadır. Şöyle ki, şu ana kadar enflasyon emekçileri eritmiştir. Yükselen fiyat artışları karşısında emekçiler ve halkın büyük bir bölümü tüketimlerini kısmış, kısılan tüketimle serbest bırakılan kaynaklar ise, devlet tarafından “enflasyon vergisi” olarak tahsil edilmiş oldu. Görülüyor ki enflasyon piyasaları şişirirken, bazı kesimleri yoksullaştırmıştır. Piyasalar büyürken bazı grupların yoksullaşması, sermayeye üçlü kaynak oluşturmuştur. Birincisi piyasaların genişlemesi; ikincisi parasal ücret yükselişlerine rağmen reel ücretlerin gerilemesi; üçüncüsü ise, enflasyon vergisi ile yükün bir bölümünün sermaye dışı kesimlere aktarılmasıdır. İşte otuz yıla yakın süredir yaşanan enflasyonun gelir ve yük dağılımı açısından bilançosu budur. İşte, bu etkileri nedeniyle otuz yıla yakın süredir enflasyon içinde yüzdürüldük.

Ne oldu da, şimdi enflasyonun durdurulması gündeme geldi? Bir defa, artık “enflasyon vergisi”nde sınıra gelinmiş oldu. Yoksullaşan kesimler tüketim sınırına dayanmış olduğundan atık tüketimlerini daha fazla kısma ve kamu kesimine daha fazla kaynak aktarma durumunda değildir. İkinci olarak da, reel ücretler de alt sınıra dayanmış olduğundan daha fazla baskılanması emek verimliliğini gerileteceğinden sermayenin çıkarlarına ters düşmektedir. Üçüncüsü de, enflasyonun genişlettiği piyasalarda da, sınıra dayanılmış olduğundan, yoksullaşan kesimlerin daralan talepleri ile ters dönmeye başladı. Sonuçta enflasyon, ilk kurbanlarını tükettikten sonra, reel sermayeyi kemirmeye başladı. İşletmelerin “enflasyon muhasebesi” haykırışlarının nedeni budur. Kaldı ki, bilanço kalemlerinin bazılarında uygulanan yeniden değerleme yöntemleri ve diğer bazı önlemlerle işletme kârları büyük çapta enflasyona karşı korunuyordu. Ama siyasal iktidardan avanta toplamada sınır yoktur, yeter ki, güçlü olun!

Şimdi enflasyon baskılanıyor, ama nasıl? İki şekilde enflasyon baskılanıyor. Birincisi kamu kesiminin daraltılması; ikincisi ise, emekçilerin ve halkın bir bölümünün yoksullaştırılarak baskılanmasıdır. Halkın büyük bölümü yoksullaşıp, satın alma güçleri ortadan kalkınca, doğal olarak fiyatlar da yukarıya doğru çıkamaz. Yani, enflasyonun yakıtı tükenmiştir.

Sermaye enflasyondan yararlanırken de, onu baskılarken de aynı yakıtı kullanmaktadır: Emekçiler ve halkın büyük kesimi!

Eğer bu düşünce yöntemi doğru ise, nasıl oluyor da sermaye yandaşı siyasiler sahneyi işgal edebiliyor? Bu durum da başka bir patoloji olsa gerek! Dostça konuşalım; acaba suç kimde?