Kamu reformu ve sendikaların duruşu – Doğan Tişkaya

Özellikle çıkacak yasayla birlikte ilk etapta bir milyona yakın kamu emekçisinin iş (eğitim, sağlık, tarım, kültür, vb. kamu alanında çalışanlar) güvencesinin ortadan kalkacağı sözleşmeli sisteme geçilmesi konusu gözlerden uzak tutuluyor.

Bu yasa taslağının dayandırıldığı temellerin büyük çoğunluğu şunları kapsıyor: Norm Kadro, Toplam Kalite Yönetimi (TKY), Yönetişim, Performansa Dayalı Ücret, Kamuda Verimlilik, Memur Sayısının Fazlalığı.

Norm kadro uygulamasıyla, özellikle sağlık ve milli eğitimden başlanarak tüm kamu kurumlarına 2003 yılı sonuna kadar yaygınlaştırma hedefleniyor. 2001 yılında milli eğitimde başlayan uygulama birçok aksak yönüne rağmen sonuçlanma aşamasında. Buradaki asıl amaç iş güvencesinin kapsamını daraltarak olabildiğince fazla işi, az sayıda personele yaptırmak. Düzenli çalışma sisteminin kaldırılarak çalışanların görev yerlerinin belirsizleşmesine, birden fazla işyerinde görevlendirme esasıyla işyerinin parçalanması uygulamasına gidiliyor. Kamu personeli rejimi yasasının iktidarlara bağlı olmadığını (devlet politikası ya da Dünya Bankası kökenli olduğu) üç yıllık norm kadro uygulamasının çıkacak yasanın bir alt hazırlığı olduğu gerçeği unutulmamalı. Hatta ilk yasanın tartışmaya açıldığı tarihin 1993 yılı olduğu gerçeği bilinirse esas iktidarın, tamamen uluslararası sermayenin politikaları olduğu rahatlıkla anlaşılır. Dünya Bankası’nın sadece bu proje için hükümetlere milyonlarca dolar aktardığı, Profesör Dr. Birgül Ayman Güler tarafından basında defalarca aktarıldı. TKY uygulamasının ilk kökeninin ABD kaynaklı işletmelerde uygulanan bir sistem olduğu ve zamanla, sömürüye açık ülkelerde uygulanması için teşvik görmesi niyeti açıkça belli ediyor. İlk bakışta demokratik bir uygulamaymış gibi gözüken bu anlayış özünde; çalışanları bireyselleştirerek işyerinde rekabeti körüklemeyi amaçlıyor. Hep daha fazla kâr ve verimlilik esasını taşıyan bu anlayış çalışanları adeta bir yarış atı konumuna indirgeyerek emekçinin gerek sosyal yaşamını, gerekse de kolektif bilincini parçalamayı hedefliyor. Demokratik bir görüntü adı altında emekçilerle onların sınıf organları olan sendikalar arasındaki bağı kopartmayı gizli amaç olarak taşıyan TKY, sömürü çarkının daha da belirgin ve sınırsız bir çizgiye çekilmesini kendisine birincil hedef olarak koyuyor.

Sendikalar devre dışı

Yönetişim kavramı kamu yönetiminde köklü bir değişimi anlatan kavram olarak bugünlerde hükümet tarafından sıkça kullanılmaya başlandı. Bundan, devletin kamuya yönelik hizmetlerin üretiminden vazgeçerek, sermayenin taleplerine daha etkin bir şekilde duyarlı olması anlaşılıyor, kamu yönetimi 3’lü bir model üzerinde inşa edilmeye çalışılıyor: Devlet, sermaye ve sivil toplum kuruluşları. Devlet bu noktada özel sektör tarafından üretilen hizmetleri düzenleyici bir konuma doğru evriltiyor. Kurumlar arasındaki eşgüdümü sağlayan devlet bütün mali yükü özel sektör aracılığıyla vatandaşın üzerine yıkıyor, sivil toplum kuruluşları da bu noktada demokratik bir görüntü altında mevcut sömürü ve yağma düzenini meşrulaştırma görevine soyunduruluyor. Özünde sendikaları devre dışı bırakarak sanal bir demokrasi görüntüsüyle özelleştirme uygulaması meşrulaştırılıyor.
Performansa dayalı ücret sistemi ise İngiliz kamu personeli sistemi örnek alınarak hazırlanan bir anlayış. Çalışanların performans kriterleri hazırlanarak yıllık bazda değerlendirilecek ve ücret ona göre hazırlanacak.

Sözleşmeli personel sisteminin bir parçası olacak bu sistemin sonuçta iş güvencesini ortadan kaldırarak çalışanların kişiliksizleşmesine, işverenle yakınlaşma adı altında muhbirliği artırarak, ücretlerin artırılması adına her türlü olumsuzluğun sergileneceği bir ortamın yaratılmasına sebep olacağı bilinmeli. Mevcut kamu işverenlerinin liyakat usulünden çok siyasi kanallarla yönetici oldukları düşünüldüğünde çalıştıracakları sözleşmeli emekçilere de bu siyasal yaklaşımla performans kriteri dolduracakları bilinmesi gereken bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor.

Kamuda verimlilik kriterinin özünde, özelleştirmeyi meşrulaştırmayı amaçlayan bir yaklaşım sezinleniyor. Kamu hizmetlerinin hantallaştığı ve verimsiz olduğu iddiasıyla personel sayısı azaltılmak isteniyor ve kamu hizmetlerinin paralaştırılırsa vatandaşa daha iyi hizmet götürüleceği propagandası yapılıyor. Oysa öz olarak birçok kamu kurumunun siyasi partilerin çiftliği gibi görülmesi personel yığılmasını getirirken, çoğu kurumda da personel sıkıntısı çekiliyor. Kamuda verimliliğin esası adil bir dağılım ve personelin denetim mekanizmasının iyi işletilebilmesidir.

‘Sat kurtul!’ mantığıyla tüm kamu hizmetlerinin vatandaşın üzerine yıkılması ülkemizde zaten adil olmayan dengesiz gelir dağılımı arasındaki uçurumun artmasına ve vatandaşın kendi kaderiyle başbaşa kalmasına sebep olabilecektir.

Memur sayısı fazlalığı bahane edilerek yüz binlerce emekçinin işten atılmasına zemin hazırlanıyor. OECD rakamlarına göre, birçok ülkedeki memur sayıları ve nüfusa oranları incelendiğinde ülkemizdeki memur oranlarının en altlarda olduğu görülüyor. Fransa’da 4,819,300 memur sayısına karşılık, bunların nüfusa oranı 8.2, Kanada’da 2,548,000 memurun nüfusa oranı 8.1, ABD’de 20,572,000 memurun nüfusa oranı 7.5, Almanya’da 4 364,100 memurun nüfusa oranı 5.3, İtalya’da 2,275,946 memurun nüfusa oranı 3.9 olurken; bu rakam Türkiye’de 2,143 206 memur sayısının nüfusa oranı sadece 3.2 dir. OECD ülkeleri içerisinde sadece Yunanistan 270,897 memuru ve 2.6 nüfusa oranı ile Türkiye’nin gerisinde.

Baştan kaybedilen savaş

Yukarıdaki rakamlar Türkiye’deki memur oranlarının normalin daha da altında olduğunu gösteriyor. Çünkü yukarıda gösterilen ülkelerin birçoğu teknolojik anlamda her türlü olanağa rağmen, memur oranı bakımından teknolojide yetersiz, halen birçok bölgede bilgi-işlem sistemine geçememiş bir ülke (Türkiye) açısından normalin altında sayılabilecek bir rakamda olduğumuzun göstergesidir. Ayrıca “Kaldı ki tabloda Türkiye’deki memur sayısı 2,143,206 olarak görülüyor bu sayı boş kadroları da içeriyor. Oysa şu andaki dolu kadro sayısı 1,750,000 civarında. Yani dolu kadro baz alındığında memur sayısının toplam nüfusa oranı yüzde 2,2 olarak çıkıyor. Bu oran OECD ülkelerindeki en düşük orandır. Ayrıca kamu kuruluşlarına 10 binlerce taşeron işçisi alınması memur sayısı fazladır. Gerekçesini tamamen ortadan kaldırıyor.” (Cengiz Faydalı, Enerji Yapı-Yol Sen Başkanı) Yakın zamanda meclis gündemine getirilecek bu yasa ile ilgili sendikaların basın açıklamaları dışında belirgin bir karşı duruşları hâlâ gündemde değil. Üyelerini yasayla ilgili yeterli bilgilendirmeyen, yasaya karşı kararlı bir eylemselliği örgütleme yeterliliğinden yoksun tabandan kopuk sendikaların, yakın dönemde kapılarına kilit vurulduğunda bakalım çıkaracak sesleri kalacak mı? Emek platformunun çekingen bir tavırla yasaya muhalefet edecekleri imajı vermesi yeni eylem stratejilerini de belirliyor: Edilgen tabandan kopuk protestoyla hükümete muhalefetin, alanların yerine yine uzlaşmacı zihniyetin sendika binalarında oluşacağı izlenimini güçlendiriyor. Sendikaların çıkacak yasaya karşı eylemlilikleri, özellikle yasanın Meclis gündemine gelmesine endekslemeleri baştan kaybedilecek bir savaşı gösteriyor. Bu açıdan sendikaların tabanındaki duyarlı kesimlerin çıkacak yasayı şimdiden tartı
şmaya açmaları, ilerisi açısından yapılacak eylemlerin de ön hazırlığı aşamasını oluşturacaktır. Aksi durumda yasadan sonra büyük çoğunluğu sözleşmeli olacak (polis, asker, üst düzey bürokratlar ve hakim savcılar hariç bu kesimin zaten yasalara göre örgütlenmesi yasak) kamu emekçilerinin örgütlü sendikalarının da varlık sebebi ortadan kalkacaktır.
Son dönemlerde KESK’in mevcut yeni bir eylem planı belirleyerek iş bırakma, yavaşlatma, işyerini terk etmeme gibi eylemlilikleri ileri bir adım sayılabilir. Fakat sorunun esas muhatabı olan (çünkü özelleştirme uygulamaları birçok kamusal hizmeti parasal hale getirecektir) ve nüfusumuzun büyük çoğunluğunu oluşturan yoksul kesimlerin örgütlenememesi durumunda mevcut eylemlerin de sonuç alıcı olacağı tartışmalıdır.