Sermaye’nin Vatanı Var, Emeğin Devleti Yok! – Ahmet Alpay Dikmen

Ulaştırma ve haberleşme maliyetlerindeki ucuzlama sonucu karlılık krizi içerisindeki gelişmiş ülkelerde yerleşik bulunan firmalar, gözlerini ucuz işgücü merkezi az gelişmiş ülkelere diktiler. Üretimlerini bu ülkelere kaydırmaya başladılar. Bu sürece IMF ve Dünya Bankası gibi küresel idare kuruluşları da müdahil olunca, merkez ülkelerinde yaşanan verimlilik ve karlılık krizlerine az gelişmiş ülkeler üzerinden bir çözüm ürettildi. Çözüm, bizim gibi borç batağındaki ülkelere yapısal uyum programları yoluyla bir “büyüme perspektifi” sunuyordu. Buna göre, borçlarımızı ödeyebilmemiz için “ihracata yönelik sanayileşme” yöntemini benimsemeliydik. Böylece döviz elde edecek ve borçlarımızı ödeyebilecektik. Bu proje aynı zamanda da az gelişmiş ülkelerin ucuz işgücü olanaklarını ÇÜŞ’lere açılıyordu. 1980’lerde dünya çapında öyle büyük neo-liberal bir ideolojik bombardıman yaşandı ki, az gelişmiş ülkelerdeki hemen herkes, kapılarını yabancı sermayeye açmanın kendilerini kalkındıracağını düşünmeye başladı. Bu dönemde sadece IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar bu ideolojik bombardımanın ajanı olmadılar, bir çok elit-entelektüel kanal bu sürece eklemlendi. Örneğin, Mont Pelerin Society olarak bilinen Avusturya’lı sosyal bilimci Hayek tarafından kurulan ve dünya çapında 600 üyesi olan topluluğun, American Heritage Society ve Shadow Open Market Committee (ki kurucuları Milton Freedman ve Şikagolu Banker Beryl Sprinkel’dir) ile birlik kurarak parasalcı politikaların dünya çapında yaygınlaşması için yoğun ideolojik bir bombardıman yarattığı bilinmektedir. Bu dönemde, Mont Pelerin Society’nin üyeleri ve ekonomi uzmanları çok ülkeli neo-liberal bir think-tank ve baskı grubu gibi davranarak sınıf rollerini bu alanda inceden inceye yaymaya başlamıştır. Daha sonra bu ideoloji bizzat kendi kurumlarımızın görüşü olarak ve kendi uzmanlarımız tarafından dillendirilmeye başlanmıştır. TÜSİAD, TOBB gibi sermaye kurumlarının yanı sıra, Hazine-Merkez Bankası veya Üst Kurullarda çalışan ve çoğu master veya doktorasını ABD’den almış bulunan uzmanlarımız bu görüşlerin yılmaz birer savunucusu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu süreç ÇÜŞ’leri, az gelişmiş ülkelerin kalkınma ve gelişmesini sağlayacak “beyaz atlı prensler” olarak sunmayı başarmıştır. Artık hemen herkes, “ÇÜŞ’ler gelsin, yatırım yapsın, kalkınalım, gelişelim” görüşünü dile getirmektedir. Meclisimiz de bu duyarlılık içerisinde 5 Haziran 2003 Perşembe günü, Doğrudan Yabancı Yatırımlar Yasa Tasarısı’nı yasalaştırmıştır. Muhalefetiyle, Hükümetiyle meclisimiz ülkenin yabancı yatırımcıya büyük kolaylıklar sağlayacak bir yabancı yatırım yasasına kavuşması için “elbirliğiyle” çalışmıştır. Sol eğilimli ve “bağımsız” görüşlü olarak bilinen vekillerimiz bile “yabancı sermayeye karşı olmadıklarını” göğüslerini gere gere meclis kürsüsünden haykırmışlardır.

Yasa tasarısının hazırlanma aşamasında uluslararası bir uzman kuruluşun aktif desteği ve yönlendiriciliği bulunmaktadır: FIAS (Foreing Direct Investment Advisory Service). FIAS, IFC (The International Financial Corporation) ve Dünya Bankası gibi dünyanın iki büyük çok taraflı kalkınma kuruluşunun bir ortak kuruluşudur. Yasa tasarısının olgunlaşma sürecinde Hazine Müsteşarlığı’nda düzenlenen yönetişim çalıştaylarına, TOBB, Yabancı Sermaye Derneği, TÜSİAD, Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM), Reklamcılar Derneği gibi sermaye kuruluşları davet edilmiştir. Avukatlarıyla toplantıya katılan TÜSİAD’ın tasarının hazırlanmasında çok etkili olduğu bilinmektedir. Kısaca son zamanlarda çıkan bütün yasalar gibi bu yasa da devlet-küresel idare kuruluşları ve sermayenin ürünüdür.

İdaremiz ve milletvekillerimiz, yabancı sermayeye o kadar güvenmektedir ki, kanunda, yabancı yatırımcıların özendirilmesi için daha önceki kanunda ve yönetmeliklerde getirilen çeşitli izin ve onay yükümlülüklerinin ortadan kaldırılması, bunun yerine, Hazine Müsteşarlığı’na bildirimin yeterli sayılması ilkesi benimsenmiştir. Kanun, yabancı yatırımlar konusunu tamamen serbestleştirmekte, iktisadi kamu düzenine ilişkin hiçbir hassasiyeti göz önüne almamaktadır. Kanun’un getirdiği radikal değişiklik, Anayasa’da tanınan “temel hakların kullanılmasında, yabancıların durumunun dikkate alınması” şeklindeki yabancıyı yerliden ayıran ilkeyi göz ardı eden bir düzenlemedir. Bunun dışında, izin sistemininkaldırılması, yabancı yatırımlar konusunda idarenin bir planlama yapabilme olanağını da önemli ölçüde sınırlandırmaktadır. Ülke ekonomisi için yararlı olmadığı düşünülen doğrudan yabancı yatırımcıları “izin vermeme” yoluyla engellenme olanağı idarenin elinden alınmaktadır.

Benzer biçimde, yürürlükten kalkan 6224 sayılı Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu’nda düzenlenen (m. 1/a) “Memleketin iktisadi inkişafına yararlı olma” ve (m.1/b/3) “…yabancı sermaye, ülke çapında tekel teşkil edecek faaliyetlerde bulunan kuruluşlarda çoğunluk hissesine sahip olamaz” şartları da yeni yasa ile ortadan kaldırılmaktadır. Yani zaten her türlü yabancı yatırımın memlekete fayda sağlayacağı o kadar açıktır ki…

Yeni kanunda yabancı yatırımcının tanımıyla ilgili de iki temel problem söz konusudur. Birincisi, “yurtdışında ikamet eden Türk vatandaşlarının” da yabancı yatırımcı sayılmasıdır (m.2/a, 1). İkincisi ise, yabancı yatırımcı niteliğine sahip olan kişilerin “… menkul kıymetler borsasından en az %10 hisse oranı ya da aynı oranda oy hakkı sağlayan edinimler…” yoluyla yabancı yatırımcı olabileceklerinin kabul edilmesidir (m.2/b, 2, ii). %10’luk edinim portföy yatırımı niteliğindedir; doğrudan yatırım saymamak gerekir. Dolayısıyla, yasa sayesinde sıcak para hareketleri olarak adlandırılan anlık para giriş ve çıkışlarının da yabancı doğrudan yatırım sayılmasının ve bu yasa ile tanınan bütün olanakların bu tür sermayeye de tanınmasının yollarını açmaktadır.

Ayrıca m. 4/III’e göre “Yabancı yatırımcılar, yatırımları ile ilgili istatistiki bilgileri Müsteşarlıkça hazırlanacak yönetmelikle belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde Müsteşarlığa bildirirler. Söz konusu bilgiler istatistik amaçları dışında ispat aracı olarak kullanılamaz.” Bu maddeni uygulanması sonucunda yabancı yatırımcılarla devlet veya bireyler arasında çıkabilecek uyuşmazlıkların yargı yoluna gitmesi halinde, bu düzenleme karşısında, idarenin elindeki bilgilerin ispat aracı olarak kullanılması mümkün olmayacaktır. Hukukumuzda ve bütün uygar hukuk düzenlerinde, mahkemelerin idarenin elindeki her türlü bilgi ve belgeye yargılama sırasında ulaşması, incelemesi ve gerektiğinde bu belgeleri hükmüne esas yapması mümkündür. Ulusal güvenlik ve ticari sır gibi bilgiler söz konusu olduğunda Mahkemenin, elde ettiği ve incelediği belgeleri taraflara açıklamaması gibi bir yöntem uygulanabilir. Ancak, incelediğimiz Kanun’un yaptığı gibi, tüm bilgilerin “ticari sır” gerekçesiyle, yargılama sürecinin dışında bırakılması Anayasaya aykırıdır. Anayasanın “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36.maddesine göre, “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.”

Bunun dışında “yabancı ülkelerde kurulu bulunan şirketlerin menkul kıymetlerinin yatırım aracı olarak kullanılması halinde, menşe ülke mevzuatına göre değer tespitine yetkili makamların ve menşe ülke mahkemelerince tespit edilecek bilirkişil
erin ya da uluslar arası değerlendirme kuruluşlarının değerlendirmesi esas alınır,” şartı getirilmektedir. Yani, yabancı sermayenin Türkiye’ye getireceği yatırım araçlarının değer tespiti, menşe ülke değer birimiyle yapılacaktır. Satınalma gücü paritelerine göre malların fiyatlarının ülkeden ülkeye değiştiği bilinmektedir ve genellikle az gelişmiş ülkelerde satınalma gücü pariteleri daha yüksek çıkmaktadır. Yani, aynı miktar dolar ile daha çok mal alabilmektesinizdir, çünkü mal ve hizmetlerin fiyatı görece daha düşüktür. Dolayısıyla yabancı yatırımcı Türkiye’de bulunan ve belki de daha ucuz olan bir malı yatırım amacıyla kullanması durumunda dahi kendi ülkesindeki fiyat düzeyi esas alınacaktır. Bu düzenleme, yabancı yatırımcıya aynı yatırımı yapan yerli yatırımcıya göre üstünlük sağlayan bir sistemi örgütlemektedir.

3.maddenin a bendine göre, “Yabancı yatırımcılar tarafından Türkiye’de doğrudan yabancı yatırım yapılması serbesttir. Yabancı yatırımcılar yerli yatırımcılarla eşit muameleye tabidirler.” Yabancı yatırımcılara, uyruğu oldukları ülkelerde, Türk girişimcilere aynı hakkın tanınmış olup olmadığına bakılmaksızın, Türkiye’de yatırım serbestisi tanınmaktadır. Bu durum karşılıklılık ilkesine aykırıdır. Yabancı yatırımcı, “vatandaş” yatırımcıdan farklıdır. Bu yatırımlar üzerinde devletin herhangi bir müdahalesinin uluslararası bir sorun yaratma ihtimali yüksektir. Kanun’da, yabancı yatırımcılara tam bir serbesti tanınmış, ancak idareye, özellikle, kamu düzeni, güvenlik ve iktisadi/doğal olağanüstü haller düşünülerek herhangi bir yetki verilmemiştir. Anayasa’nın 48.maddesinde yer alan, devletin, “özel teşebbüslerin milli ekonominin gereklerine ve sosyal amaçlara uygun yürümesini, güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayacak tedbirleri al(-ma)” yükümlülüğünü yerine getirmesini sağlayacak herhangi bir olanak da yasada öngörülmemiştir.

M.3/d’de, “yabancı yatırımcıların Türkiye’de kurdukları veya iştirak ettikleri tüzel kişiliğe sahip şirketlerin, Türk vatandaşlarının edinimine açık olan bölgelerde taşınmaz mülkiyeti veya sınırlı ayni hak edinmeleri serbesttir” hükmü yer almaktadır. Böylelikle, Türk hukukunun en hassas konularından birinde köklü bir değişiklik getirilmektedir. Yabancıların, Türkiye’de taşınmaz mal edinmelerine ilişkin düzenlemeler, Anayasa Mahkemesi kararlarına konu olmuş ve Anayasa Mahkemesi’nin içtihadı, yabancıların ancak “mütekabiliyet esasının dikkate alınması ve güvenlik gerekçeleriyle sınırlamalar getirilmesi şartıyla taşınmaz mal edinebileceği” şeklinde istikrar kazanmıştır. Oysa Kanun’la ileri teknoloji getirsin diye beklediğimiz yabancı yatırımcıların emlak spekülasyonu ile uğraşmaları ve kazandıkları iktisadi değerleri yurtdışına transfer etmeleri mümkün kılınmaktadır.

M.3/c’ye göre, “yabancı yatırımcıların Türkiye’deki faaliyet ve işlemlerinden doğan net kar, temettü, satış, tasfiye ve tazminat bedelleri, lisans, yönetim ve benzeri anlaşmalar karşılığında ödenecek meblağlar ile dış kredi ana para ve faiz ödemeleri, bankalar veya özel finans kurumları aracılığıyla yurt dışına serbestçe transfer edilebilir.” 32 sayılı Türk Parasının Kıymetin Koruma Kararnamesinin mevcut serbestliğinden farklı olarak yeni düzenlemenin önemi “kanuni” bir serbestlik olmasıdır. Böylece basit bir kararname değişikliğiyle kaldırılamayacak bir güvence verilmektedir. Üstelik bu maddeyle yurtdışına transfer imkanı getirilen şey salt klasik anlamda ticari işletme kârları değildir. Örneğin, Türkiye’ye iktisaden hemen hemen hiç birşey katmayan, borsa işlemleri, hisse senedi yatırımları, emlak spekülasyonu gibi faaliyetlerden kazanılan paralar da yurtdışına transfer edilebilecektir. Transfere, Türkiye’de üretilen değerlerin en azından bir kısmının burada kalmasını güvence altına alabilecek herhangi bir sınırlama getirilmemiştir. Örneğin, vergi borcu bulunan, sigorta primlerini ödemeyen, teknolojik yenilik için fon ayırmayan yabancı yatırımların yurtdışına transfer yapması engellenebilirdi. Unutmamak gerekir ki, doğrudan yabancı yatırımlar geldiği coğrafyaya esas olarak iki kanaldan değer bırakır: Ücretler ve vergi. Bunlara, geniş vergi muafiyetleri tanındığı ve yurtdışına transferleri, vergi ve prim borcu bulunmaması gibi koşullara bağlanmadığı zaman yabancılara ülke kaynaklarını sömürerek gitmenin koşulları yaratılmış olmaktadır.

Kanun’da devletin düzenleme görevine ve müdahale imkanlarına ilişkin de bir araç öngörülmemiştir. Anayasa’nın, “Piyasaların denetimi ve dış ticaretin düzenlenmesi” başlıklı 167.maddesine göre, “Devlet, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirleri alır; piyasalarda fiili veya anlaşma sonucu doğacak tekelleşme ve kartelleşmeyi önler. Dış ticaretin ülke ekonomisinin yararına olmak üzere düzenlenmesi amacıyla ithalat, ihracat ve diğer dış ticaret işlemleri üzerine vergi ve benzeri yükümlülükler dışında ek mali yükümlülükler koymaya ve bunları kaldırmaya kanunla Bakanlar Kuruluna yetki verilebilir.” Kanun yabancı yatırımcıya çok güvenmekte, “ne eylerse güzel eyler” fikrini benimsemekte ve Anayasanın bu kuralını hiçe saymaktadır.

Herşeye rağmen Baykal muhalefetiyle taçlandırılan Erdoğan Hükümeti yabancı yatırımcıya güvenmekte, yabancıların bizi “beyaz atının terkisine attığı gibi” içinde bulunduğumuz çıkmazdan kurtaracağına inanmaktadır. Oysa benzer politikaları izleyen onlarca ülke 30 yıldır krizlerden kurtulamamış, emekçilerin ücretlerini sürekli ucuzlatmak zorunda kalmış, sermayenin ÇÜŞ’lerle dansının maliyetlerini emekçi kesimlerin omuzlarına yıkmıştır. Bu yasa, Hükümetin ve Muhalefetin yüzünün sermayeye dönük olduğunu bir kez açıkça göstermektedir. Ayrıca gösterdiği başka birşey, CHP muhalefetli AKP Hükümeti’nin, Anayasayı ve diğer yasaları hiçe sayar bir tarzı tutturmakta ve Özal dönemini hatırlatır bir biçimde “ben yaptım oldu”culuk uygulamakta olduğudur.